READING

Selanik’ten Pirgos’a

Selanik’ten Pirgos’a

Merhaba sevgili okur,

Yıl 1923,

Lozan Barış Konferansı’nda imzalanan Mübadele Sözleşmesi ile Türkiye’de yaşayan Rumlar Yunanistan’a, orada yaşayan Türkler ise Türkiye’ye göç etmek zorunda bırakıldılar. Bu göç eden hayatlara ise mübadil dediler. Biz de sizlere onların yaşadıkları zorlukları, anılarını, asıl yaşadıkları yerde bıraktıkları hayatlarını elimizden geldiğince anlatmayı görev bildik. Türkiye’nin birçok yerine göç eden bu hayatları dinlemek için ilk olarak Pirgos’a, şimdi ki adıyla Kemerburgaz’a gittik. Mübadillerin birçoğu verimli topraklarından dolayı Kemerburgaz’a yerleşmiş. Kemerburgaz’da ilk gördüğümüz kahvehaneye girdik ve büyük dedeleri mübadil olan Orhan Amca, Muhtar Halit Bey ve Hasan Amca ile sohbet ettik.

Orhan Amca bize dedesinin Atatürk ile komşu olduğunu anlattı.

Orhan Gül: Komşularmış. Zübeyde hanımlar öteki sokakta, dedemler yan sokakta oturuyor. Babamlar 12 yaşında gelmişler Kemerburgaz’a. Atatürk bir gün demiş ki:

-Hasan

-Ne var be?

-Hadi gel gidelim askeriye orduya yazılalım. Dedem demiş ki “ hadi be ne işim var orduyla. Ben müftü olacağım” Atatürk de “iyi sen kal” demiş.

Savaş çıktıktan sonra dedeme yine demiş “Hasan hadi gidiyoruz.” Dedem de “ben gelmiyorum” demiş. “Çiftliğim var burada, hayvanlarım var.” Sonra ikna ediyorlar mecbur gidiyorlar. Yüzlerce dönüm arazileri, çiftlikleri orda bırakıp buraya geliyorlar. Burada 15 dönümlük yer alıyorlar. Şimdi orası orman ama mahkemelik. İlk önce Yalova’ya getirmişler. Dedem demiş burası olmaz, bizim çocuklar burada düşer boğulurlar demiş. Sonra sahilden doğru Emirgan, Sarıyer burayı da istemeyiz demiş. At arabasıyla gelmişler. Tren geçiyormuş, trene biniyorlar. Derken Kemerburgaz’a geliyorlar. Biz reçber adamız, bize burası lazım demiş dedem. Burada da bırakıyor onları Atatürk. Orada çiftlik sahibiydik, burada bahçıvan olduk.

Hastalıklar olmuş eziyetler çekilmiş…

Sohbetimize Hasan Bey dahil oluyor ve göç esnasında yaşanılanlardan bahsediyor.

Hasan Bey: Oradan buraya gelirken çok eziyetle gelmişler. Hastalıklar olmuş. Babamlar gelirken 5 kardeşmiş. Kolera hastalığı salgınmış, yollarda gelirken telef olmuşlar. Benim babam 12 yaşında gelmiş Atatürk ile aynı gemideymiş. Nenemle birlikte gelmişler ama dedem Selanik’te ölmüş. Onu orada bırakmak zorunda kalmışlar. Birçok kişi de yollarda ölmüş hastalıktan. Çiftçilik yapıyorlarmış. O yüzden de buraları tercih etmişler. Gelenler Türkiye’nin birçok yerine dağılmış. Buraya geldikleri zaman burası Rum köyüymüş. 1923’ten sonra Atatürk uluslararası devletlerle anlaşma yapıyor. Rumları kendi memleketine bizimkileri de Türkiye’ye getirtiyor. Kimini İzmir’e, kimini buralara dağıtıyorlar. Belirli zamana kadar buranın insanı çiftçilik yaptı. Toprak kalmadı zaten, burada da topraklarımız satıldı. Babamlar buraya 5 kişi gelmiş. Oradaki 20 dönüm toprağa karşı burada nüfus başı bir dönüm toprak verilmiş. 5 kişi 5 dönüm. Daha sonra nüfus çoğalmış. Selanik’teki topraklara karşı burada 1 dönümlük arazi verilmiş. Bir de ev verilmiş. Altı ahır. Üst katta senelerce yaşamışlar. Babasız gelmişler üstelik nenem ile. Çok zorluk çekmişler. Büyük abileri de yolda ölüyor hastalıktan. Çok eziyet çekmişler. Bizim çocukluğumuz da tarlalarda geçti. Okula giderdik, sonra bahçeye gidiyorduk bizden iş istiyorlardı. Su bile versen fayda onlar için.

Yıllarca köyde muhtarlık yapmış olan Halit Bey, Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili duyduğu anıları paylaşmaya başlıyor bizlerle. Mustafa Kemal Atatürk’ün bölgeyi sıkça ziyarete gelmesinden, bölgeye yaptığı yararlı işlere kadar bahsediyor.

 Muhtar Halit Bey: Rahmetli dedemizden babaannemizin bize anlattıklarını bir de ben size ifade edeyim. Mustafa Kemal Atatürk Balkanlardaki Türkleri uluslararası anlaşma ile tekrar buraya getiriyor. Rumları da oraya gönderdi. Dedelerimizin anlattığı kadarıyla oralarda durumları çok iyiymiş. Büyük arazileri ve çiftlikleri varmış. Babaannem ve dedem diyordu ki “keşke biz orda kalsaydık. Oradaki topraklar çok iyiydi çok verimliydi.” Aslında oraları çok özlüyorlardı.

Oraya giden Rumlar da zaman zaman buradaki evlerini ziyaret ediyorlardı. Onlar Paskalya bayramında otobüslerle geliyorlardı. Evlerini, büyüklerinin yaşadıkları yerleri geziyorlardı. Hatta 3 yıl önce gelenler olmuştu ve ağlıyorlardı. Bir sürü yaşlı vardı. Birkaç tanesi küçük yaşta gitmek zorunda kalmış ve bizim büyük dedemizin evinin oraya gittiğinde hatırladı. Gözlerimle gördüm, hep ağlıyorlardı. Bizim büyüklerimiz de üzülüyordu. Büyükler anlatıyor işte orada çok rahatlarmış. Buraya gelmişler sıkıntılar yokluklar, hastalıklar, insanlar yolda ölmüşler. Selanik limanından eski gemilerle getirmişler insanları buraya. Rumlar nerede oturuyorsa Türkler oraya yerleştirilmiş. Babaannem “ilk biz Bandırma’ya geldik, çadırlarda kaldık. Sonra bizi Sarıyer’e getirdiler” diyordu. Kemerburgaz’ı görünce “çok güzel yer burası” demiş. Bahçelerde kış sebzeleri varmış. Bizim aradığımız yer buralar. Çiftçilik, hayvancılık yaparız demişler. Buranın eski adı da Pirgos’tu. Pirgos Rumların başıydı. Onun ismini koymuşlar o zamanlar. Burada tekrar sıfırdan hayatlarını idame ettirmeye çalışmışlar. Oradan getirdikleri sebze tohumlarını ekmişler. Hatta Kemer patlıcanı meşhurdur mesela. Burada büyük sıkıntılar yaşamışlar. Rahmetli Atatürk onların yanına bizzat kendi geliyormuş. En son Maraşel Fevzi Çakmak Paşa ile Atatürk bir tatbikat yapıyorlar. Şu anki kilisenin olduğu yer. Atatürk de izliyor. Atatürk tepesi de tam karşımızda. Şimdi orası sosyal tesisler oldu.

Maraşel Fevzi Çakmak, Genel Kurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı Atatürk, Kemerburgaz’ın ilk belediye başkanı Murat Hoca. Burada ilk belediye başkanı da varmış. Yani Kemerburgaz çok eski bir kasaba Rumların zamanında da burada belediye başkanı varmış.

İşte o gün Atatürk soruyor muhtara: “Sağlık ocağı var mı burada” diye. Muhtar, belediye başkanı, vali hepsi burada Atatürk ile birlikte tatbikat izliyor. Emir veriyor sonra “buraya hemen sağlık ocağı yapalım” diyor. Orayı yapıyorlar ve hemen Çapa Tıp Fakültesi’ne bağlıyor. O yüzden dünyaya Atatürk gibi bir lider gelmez, o farklı bir insandı. O gün orada derhal emir veriyor “buraya sağlık ocağı yapılacak” ve 11 yataklı sağlık ocağını yapıyorlar. Köyden gelen hastalar burada yatıyor. Çok ağır durumu olanları Çapa Tıp Fakültesi’ne gönderiliyordu. Yaptırılan bu sağlık ocağı bura için çok önem arz ediyormuş çünkü o zaman tifo, kolera gibi yaygın hastalıklar varmış. İnsanlar hastalıklardan bayağı kırılmış. Bu bölgede sıtma hastalığı yoğun olduğu için daha sonra sağlık ocağına sıtma memuru da gelmiş.

Arada İsmet Paşa da geliyormuş buradaki meydana.

Eskiden daha güzeldi buralar…

Kemerburgaz çocukluğumuzda daha güzeldi. Gençliğimin Kemerburgaz’ını arıyorum ben. Her şey daha doğaldı. İnsanlarda yabancılık yoktu. Her yer tertemizdi. Sular pırıl pırıl, dereler tertemizdi. Balık tutardık. O suyu içerdik. Rahmetli dedelerimiz bir aradaydı. Keçileri, koyunları, arıları vardı. Arıcılıkta yaparlardı. Onlara bakarlardı. Kemerburgaz o zamanlar daha güzeldi.

Orhan Gül: İstanbul’un yarısını beslerdi sebze olarak Kemerburgaz.

Muhtar Halit Bey: Kooperatifimiz vardı. Kemerburgaz Çiftçiler Kooperatifi. Halde yerimiz vardı, çiftçilerin kendi ürünlerini satması için. Yani buraların sebzeleri İstanbul’un en ünlü restoranlarına giderdi. Ama bütün tohumları da oradan getirmişler buraya.

Orhan Gül: En ufak bahçıvan bizdik. Tarlanın yarısına bakıyorduk. Sebzeleri topluyorduk, alıyorduk bir sürü sebze vardı yetişemiyorduk. Bunları toplamak, çapa yapmak… Zordu yani. At arabalarıyla götürüyorduk. Dizilirdi arabalar buraya o kadar bol sebzeler yani düşünün. Benim 77 yılında arabam vardı. Sabaha kadar 5 servis ben çekiyordum, 2 servis de pazara giderdim. Şimdi çok yapılamıyor. Olmuyor çünkü. Traktör var artık, zehirliyor toprağı. Eskiden burada hayvancılıkta çoktu. Mesela bir inek en az 12 kilo süt veriyordu. Ama herkeste hayvan var, satamıyorsun ki. İngilizler gelmiş dedeme o zamanlar, Selanik’teki çiftlik için. “Şu çiftliği bize sat” demişler. Dedem de (kahkaha atarak) “satmıyorum yav “ demiş. Israr etmişler. Ama sonra Atatürk getiriyor işte buraya. Çiftlik orada kaldı, çok büyük çiftlik.

Sohbetimiz devam ederken Halit Bey son bir anısıyla bitiriyor.

Eski bir okul var burada müdürü de kadındı. Atatürk buraya geliyor. Bunu da ilkokula giden büyüklerimiz anlatıyor. Hayatta değiller tabii şimdi. Hoca hanım diyor ki Atatürk’e burada yaşayanlar hep Bulgarca konuşuyor. Atatürk de diyor ki onlar Makedonca konuşuyor senin görevinde onlara Türkçe öğretmek. Atatürk bizzat orada kendisi diyor bunu. Buranın belediye başkanı da Atatürk’ün çok yakın arkadaşı, onu ziyarete geliyormuş. Atatürk burayı çok seviyormuş. Onun için de buraya Makbule Hanım için çiftlik yaptırmış. At üzerinde çok gezinirmiş buralarda. Makbule Hanım çiftlikten sorumlu. Orada meyve ağaçları falan varmış. Köylülerden de çalışanlar olurmuş orada. Daha sonra çiftliği Makbule Hanım Arnavutlara satıyor. Sonra da istimlak oldu, Ali Bey Barajı oldu.

 

 

 

 

 

 


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
BİZİ TAKİP EDİN
Please Add Widget from here