READING

Canlı gözlerimle bir daha Selanik’i göremeyeceğim...

Canlı gözlerimle bir daha Selanik’i göremeyeceğim

Bugün de düştük Kemerburgaz yollarına. Yeşilin bin bir tonu karşıladı bizi bir kez daha. Tertemiz havayı içimize çekerken, her hafta aynı heyecanı hissettiğimizi farkına vardık. Acaba bugün kimlerle konuşacaktık? Neler öğrenecektik? Sizlere kimlerin hikayelerini aktaracaktık? Kemerburgaz’a vardığımızda meydanda bulunan eski Rum kahvesine gittik. Hem gün içinde neler yapacağımızı konuşmak, hem de birer çay içerek güzel havanın tadını çıkarmak istedik.

Uzun süredir Kemerburgaz’a yaptığımız ziyaretler nedeniyle, köy halkı tarafından da artık tanınıyoruz. Kahveye gelen herkesin samimi selamları, hatırımızı sormaları çok hoşumuza gidiyor. Bizleri tanıyan, bize onlardan biriymişiz gibi davranan bu güzel insanlar sayesinde birçok kişiyle sohbet etme şansı da yakalıyoruz. Kemerburgaz’ın güzel halkına buradan teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Bizler çaylarımızı yudumlarken Mustafa abi yanımıza geliyor ve ona bizimle tanıştıracağı biri olup olmadığını soruyoruz. O da bu sorumuzu beklercesine hemen bizi Erdoğan Abi’ye yönlendiriyor. Erdoğan Abi’yle çayını içerken tanışıyoruz.

Böyle güzel bir ortamda bulunmanın verdiği huzuru sizlere anlatmak için kullanacağımız bütün kelimeler anlamsız kalacak. Yaşamın getirdiği stres ve karmaşa karşısında küçücük yerlere kapatılmış bedenlerimizin bir saniye, hatta bir an özgür kalması gibi… Yanı başımızda gökyüzüne uzanan yaşlı ağaç, o ağacın çiçeklerinin çaylarımıza dökülmesi ve bu nadide doğallık ortamı güzelliğiyle mest ediyor bizleri. Yan masadan gelen kahkaha sesleri, meydanda kuşları besleyen çocukların gülüşmeleri, eşinin hazırladığı poğaçaları tezgahına yerleştirirken 2 tanesini yere düşüren Ali Amca’nın yakınmaları… Sanki kendi mahallemizdeyiz. İşte bu köydeki rüya gibi hayatları izlerken, Erdoğan Abi bize el sallıyor.

Erdoğan Abi’nin masasına gidiyoruz ve başlıyoruz sohbete.  Erdoğan Abi bu konuyu temelinden anlatmak istediğini söylüyor.

“Temelden anlatmaya başlayalım. Göçmen aileler Türkiye’nin asli unsurudur. Fatih Sultan Mehmet gibi zeki bir padişahın Avrupa’yı İslamlaştırma projesinin bir parçasıdır. Fatih Sultan Mehmet bu projesini hayata geçirmeye başladığı zaman Alparslan’ın 1071 Ankara Savaşından esinlenmiştir. Çünkü Avrupa’ya gidebilmesi, ülkeyi genişletebilmesi için giriş yollarına göre yerleştirmiştir göçmenleri. Mesela Konya- Karaman’dan gelen halkın yerleştirildiği bölge Tekirdağ’dır. Aslında şuna göre hesaplanmıştır. Asker veya süvari ne kadar yol kat edebilir? Mesela mantık olarak da düşündüğümüzde İstanbul’dan çıktınız yürüyorsunuz, ne kadar yürüyebilirsiniz? Atıyorum 150 kilometre. 150 kilometre sonra yorulur ve acıkırsınız. Oraya Karamanoğulları’ndan bir aile yerleştirilmiştir. Onlara arazi, at, tohum her şey verilmiş. Fırınlar kurulmuş. Buradan asker ve süvariler orada konaklamışlar. Ondan sonra Edirne hedef olarak seçilmiş. Zaten Kırkpınar bekleme alanıdır. Aynı süreç devam etmiş. Süreç devam edince bir kısım Kuzey Makedonya’ya yani Bulgaristan üzerine yoğunlaşmış, bir kısımda Güney Makedonya, Kaymakçalan dağlarıyla beraber Üsküp-Yunanistan bölgesine doğru konuşlanmışlar. Yerler belli zaten Selanik, Bulgaristan bölgesi. İşte göç böyle başlamış. Aslında göçmenlerdeki amaç Konya-Karaman’dan Rumeli’ye kadar olan İslamlaştırma projesidir.”

Her iki ırk da tekrar bir gün geri döneriz diye göç etmiş.   

“Benim anneannem 100 yaşından büyüktü öldüğünde. 3 ay önce kaybettik. Anneannem Slatinalı, orada öldü. Ben 4 defa gittim Yunanistan’a. Mesela burası Pirgos’tur, beyaz kaledir. Kemerburgaz surla çevrili alan demektir. Ama bunun aynısı Yunanistan’da da var. Evia Adası’nda, yeni Pirgos var bu kahvenin aynısını orada da yapmışlar. Resimlerimiz falanda var orada. Onlar buranın aşığıdır. Burayla orası kardeş şehir ve köydür, sık sık gidilip gelinir. Onlar buraları özler, bizimkiler de oraları. Çünkü her iki ırk da tekrar bir gün geri döneriz diye göç etmiştir. Mübadeleyi anlamamışlar zaten. Bir daha geri dönmeyecekleri düşünmek istememişler. Tıpkı rahmetli dedem gibi. Mübadele günü evlerinden ayrılırlarken tencerelerini, tavalarını kuyuya atmışlar. Bir gün döneriz de kuyudan çıkarır kullanırız diye düşünmüşler. Anneannem de hep bunun hayaliyle yaşardı. Ama bir daha doğdukları yeri göremediler. Pasaport gerekiyordu, ekonomik problemler var. Hayat şartları işte. Ama son yıllarda turlar düzenlenmeye başladı. Her sene gidip onların doğdukları yerleri ziyaret ediyoruz.”

Canlı gözlerimle bir daha Selanik’i göremeyeceğim…

“Selanik körfezi yani minik İzmir. İzmir’in küçük bir maketidir. Selanik kalesinden bakıldığında İzmir kordonu görünüyor. O kadar güzeldir ki. Hatta Mustafa Kemal Atatürk 1911’de İstanbul’a gelmesi gerekirken diyor ki: “Canlı gözlerimle bir daha Selanik’i göremeyeceğim. Ey güzel Selanik seni göremeyeceğim” 1912’de düşüyor zaten Selanik.”

Erdoğan Abi, mübadele esnasında yaşanılanları bizlerle paylaşırken bütün bunları yaşamanın, anlatmaktan çok daha zor olduğunu söylüyor.

“Biz bunu sadece bugünkü şartlar altında tartışıp konuşuyoruz ama bunu canlı yaşamak bambaşka. Şöyle düşünün bugün bir evden bir eve taşınırken bile kiracının meşakati çok ağırdır. Eşyalarınız mahvolabilir, psikolojiniz bozulabilir. Yeni ev, yeni komşular. Her şeye alışmanız gerekecek. O insanların da 4 asır yaşadıkları yerden ayrılmaları çok zordu. Buraya gelmeleri basit değil. Bir yerde Yunan çeteleri, bir yerde Bulgar çeteleri, diğer yerde Sırp çeteleri. Devamlı baskı altındalardı. Kolera salgını da cabası.”

O kadar çok insan katledilmiş ki. O körfez çay rengi gibi olmuş.

“Limanda aylarca bekliyorlar. Gelen gemiler yetersiz. Bunun yanı sıra zulüm var. Onu ancak oraya gidince görürsünüz. Şu an orada beyaz kule var. Beyaza boyamışlar. Eskiden kızıl kule imiş. Orada o kadar çok insan katledilmiş ki. O körfez çay rengi gibi olmuş. Binlerce insan, bekliyorsunuz, aç ve susuzsunuz. Hastalık var. Anneannemler beş kardeşler, üçü gelebiliyor buraya, ikisi koleradan ölüyor. Gemiden atmak zorunda kalıyorlar diğer ikisini. Hastalık bulaşmasın diye bir yere taşıyamıyorlar tabi. Anneannem 11 yaşında geliyor. Kız kardeşi üç sene önce vefat etti. Dayım çok çok önce vefat etmişti. Burada da bir meşakkat başlıyor. Sıfırdan başlıyorsunuz. Eşya getiremiyorsunuz, yeni bir hayat kuruyorsunuz.”

Erdoğan Abi bizlere Mustafa Kemal Atatürk’ün Kemerburgaz halkıyla yaptığı konuşmaları da anlatıyor.

“Göç yolları zor yollar tabi. Dini bütün aileler ‘Eyüp Sultan Hazretleri burada, ona yakın olalım’ diyerek Kemerburgaz’a geliyorlar. 381 Rum aile yaşıyor, 381 Türk aile getiriliyor. Siz buraya gelip sokakta kalmıyorsunuz. Tespitler önceden yapılmış.  Orada bıraktıkları araziler 15 kat daha büyük. Atatürk’ün kız kardeşi de burada kalıyor. Vatandaşı ve halkı bilgilendirip bilinçlendirmek için. Atatürk çiftliğini kuruyor burada. Bizim büyüklerimiz söylerdi. Atatürk bu kahveye de kahve içmeye geliyormuş. Dört tane ailenin çocuğunu ordu için istiyor. Zeki çocuklarmış. Ama aileler vermemiş. Çok hata yapmışlar. Biz şimdi bunu algılayabiliyoruz. Önceden 9-10’dan aşağı çocuk yok. Fakirlik var. Çocukların gelecekleri belirsiz. Onları genelkurmayda askeri okullarda yetiştirip ülkeye faydalı olmaları için baya ısrarcı olmuş ama aileler rıza göstermeyince bu gerçekleşmemiş.”

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi bu eski Rum kahvesi o kadar huzur verici ki, bu özelliğinin yanı sıra farklı bir mimariye de sahip. Biz de sohbetimizi kahvehanenin hikâyesini sorarak bitiriyoruz.

“Eski Pirgos, yerel belediye yönetimiyle yürütülen bir yer. Belediye başkanı, meclisi olan bir bölge. Bu kahve tahmini 140 yıllık tarihe sahip. O zamanlar burayı 17 yaşında bir marangoz çocuk yapıyor. Aslında burası tek bir kahve olarak düşünülmemeli. Öyle de değil zaten. Burası yiyip içilen bir Rum meyhanesiymiş anlatılanlara göre. O zamanlar öyle tabi. Cami yoktu. Sonradan bağışlanan bir arazi üzerine yapıldı cami. Arka tarafı kasaptı. Onun bir altı, yemeklerin pişirildiği mutfak. İki katlı olan bölgede de yaşıyorlardı. Her yerden giriş vardı. Sonradan kapattılar. Aileler farklı farklı olunca kahvenin girişi tek kapıdan oldu. Ahşap yapısı değişmedi. Sadece rengi değişti. Burada çok film çevrildi. Kemal Sunal’ın %90 filmi burada çekildi. Sakar Şakir’in fragmanlarını bulursanız bu kahveyi görürsünüz.”

Erdoğan Abi’ye çok teşekkür ediyoruz. Erdoğan abi diğer masada oturan Yalçın Abi’yi bize gösteriyor ve bizi onunla tanıştırmak istediğini, onun da bizimle paylaşacağı çok şey olabileceğini söylüyor. Yalçın Abi’ye uzaktan selam veriyoruz ve yanına gitmek için eşyalarımızı toparlıyoruz.


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
BİZİ TAKİP EDİN
Please Add Widget from here